Follow by Email

Cuma, Aralık 07, 2012

Gelirsen Yazım da güler

Yine o uzun bekleyiş havası sardı elimi ayağımı, yine eksik yaşamaya başladım anları. Apar topar kalemi elime alıp yazamamanın acısı son buldurur oldu sevişlerimi. Sigaranın dumanında arayıp durdum o son bakıştaki gözleri. Öyle ki durup düşündükçe daha da sıkıyorum dişlerimi. Bir kadının eksikliğinden çok, aysız geçen gecelerin eksikliği bu. Parlayan Ay diyip duruyorum ona, artık bulamıyorum kara gökyüzünde onu. Gelse düzeltse şu sikik hayatı, saçımı sakalımı bi yerine koysa şöyle, artık adama benzesem. Kadınım Ay olsa ben de adam olurum. Kadınım ismi gibi aydınlatsa odamı, kadınım sonbahar gibi ıslatsa beni. Yazabilmek için her zaman hüzün gerekmez, gelirsen yazım da güler yüzüm de..

Perşembe, Ekim 18, 2012

Yeni Klasör 3

Boş, bir ışık var ve gerisi boş. Bir de çingene var. Sokak, sokak kırmızı, sokak ıslak ve bir de kutup yıldızı. Soğuk ve beyaz, acı ama kırık bir tadı var. Ay ise kayıp gün ardında. Yaprakları hatırlarım. Saçların sonbaharlı bir yabancı şimdi. Sabahı çekiyorum iliklerime, kırık sabah, sabah gitti artık.

Salı, Temmuz 31, 2012

Turuncu Sonbahar

Gecenin turuncusu, hüznün aynası bir anlamda. Ve rüzgarsız bir gece yeter hatırlamaya, ne kadar yalnız kaldığını sabahların. Hatıralar elinden tutar ve çekiştirir sonbaharı soğuk parklara. Fırlatır kahverengi bankın üstüne kimsesiz bedenini. Sahiplenecek gibi yaklaşır yavaşça. Ve asla dönmeyecek gibi telaşla uzaklaşır sonbahardan. Uzakta, ucrada bir köşeye çekilir bulut. Ve ağlamaya başlar yok olana dek. Gece yine bir başına pencereden bakakalır. Hala nasıl bu kadar turuncu kalabilir sonbahar ?

Olmayan Sevgiliye..

Şehrin ışıklarının karartın şimdi, gizlice sevmem gereken bir kadın var düşümde. Ve biraz da rüzgar katın geceye, teninin kokusunu hissetmem gereken bir kadın var hayalimde. Bardağımı ağzına kadar aşkla doldur garson. Aşkla sarhoş olucaz bu gece. Kemancı biraz hüzün kat şehre, gözlerinde bir deniz var sevdiğimin. Ne dersin, bu kıta bu kadında hayat bulabilir mi ? Bir kaç damla yağmur yeşertir mi aşkımızı, çorak ruhumu işleyecek bir kadın var artık dizelerimde, bak gör öleceğiz sevgiyle. Kaldırımlar, yalnızlıklarımı bir kenara çekin, elele tıklım tıklım yalnızız gene. Sahiller de neymiş, göğün askısı var gözlerinde. Mesafeler, siz yoksunuz artık, müsait bir zamanda göz göze gelelim yine. Düşlerim de bir çocuk gibi neşe dolu şimdi, sen geldin ya hepsi bir şenlik içinde. Yalnızlığım da saygı duyuyor sana, gelişin geri gönderdi onu. Hüzünlü cümleler darılacak bana. Artık affet beni İstanbul, sevmem gereken bir kadın var senin bağırında.

Cuma, Haziran 01, 2012

Ruhunu benimle harca..

Kimsesiz bir çocukta görmüştüm gözlerini, ve el örmesi bir danteldi sıfatın. Bir kazaya kurban gitmiştik oysa ki. Yine de ölüm tek tarafını süpürmüştü kalplerin. Ya da bir yalnızlık durağıydı en ucrada beni bekleyen. Ve mantığa giden son seferi seninle kaçırmıştım. Bir adam yerinde değildi artık ve faili demirin derideki o soğuk hissiydi. Demirse dudaklarında bilenmişti sanki. Sen ahlaksız kadın, cinayeti bir dost ilişkisine çevirmiştin. Yapraklar ayaklarının altında ezilmekten adeta zevk alırdı şu sonbahar gününde. Oysa sen sonbaharı öldürdün. Bir kitabın ikinci sayfasındaki kadın, kandırılmış bir ezan çiçeği, ve taburedeki o adam. Hepsi o kutsal anda, o kutsal zamanda, bir iç meseleyi açıklığa kavuşturmak için aşk denen o oyuna gelirken, sen hala bir batıla bel bağlamıştın. Oysa güneş bile severdi aşıkları, ama sen bir çocuğu ağlattın. Sözde tek tarafta biterdi bu iş. Ta ki bir dünya yıkılıp yenisi kurulmaz olana dek. Ve sen kadın ! Aşkı hor görüp, ruhunu harcadın.

Pazar, Mayıs 27, 2012

Artık yemem içmem yazarım kardeş..

Ben eskiden de birşeyler karalardım aklıma estikçe, iyice dolunca mısralara boşaltırdım içimi, ama bu mısraların arasına aylar girdiği bile olurdu. Şu sıralarsa yazmak benim için günlük yapılacaklar listesinde en başta, gerçi o listede başka da bir şey yok. Yiyecek ekmeğim olmasa bile yazacak kalemim olması gerek mutlaka. Biraz da bu aralar takıldığım bir moda gibi geliyor bana yazmak..
Hergün farklı kişiliklerle tanışıyor, farklı olaylara şahit oluyor, neredeyse her ay farklı bir ilişkinin peşine düşüyorum. Herşeyi bir kenara itince de en büyük ilham çeşmemse ailem kalıyor başucumda. öyle sevgi temasıyla dolu bir çeşme hayal etmeyin hiç, benimkinden genelde nefret akıyor bir kaç yıldır. Ruh halim sürekli takip altında. Sürekli izlenmek, araştırılmak, irdelenmek, bana güvensizce yaklaşılması öyle bir hırpalıyor ki beni, nereye yazacağımı, hangi duvarı yumruklayacağımı bilemez hale geliyorum. Bu küçük evin içinde koca bir orman yaratıyorum ama yine de hangi ağacın arkasına saklanacağımı bilemiyorum. Bu hayatı terk edip gitmeyi hayal ediyorum hep, korkuyorum beyaz gömleği kafama geçirmelerinden. Kaygılara anlam veremiyorum. Defalarca anlattığım şeylere rağmen hala güvenmiyorlar bana. Nefret ediyorum bu evden. O yüzden her saniye yazmak istiyorum artık. Benim öz evim bu satırlar. Bana bu satırları yazdıran şeylere minnettarım, aşklarıma, anneme, babama, kaosa, sizlere...
Aşklarım gardrobum gibi. İçinde bana yakışan, bana uyan, birlikte yakıştırıldığımız hiç birşeyin olmadığı gardrobum. Hayatta her alanda şanslıydım. Sınıfımın birincisiydim. Kardeşimin çok sonralar sahip olduğu oyuncaklara ben doğmadan sahiptim. Neyi çok istediysem olurdu genelde. Ama aşkda Allah tarafından korunuyorum yıllardır. Hiç bir sevgim gerçek karşılığını bulmadı. Aşık olduğum kadınlar önce dünyanın en güzel ümitlerini verdiler, daha sonra " Aslında sana bilerek ümit vermek istedim." diyerek benimle dalga geçtiler. Ben onlara dünyanın en güzel sevgisini sundum. Onları herşeyim yaptım, aklımdan hiç çıkarmadım, değer verdim, önemsedim, en kötü zamanlarında, en güzel zamanlarında yanlarında oldum, onlar için ağladım, onlar için yürüdüm, üşüdüm her seferinde, kavgalar ettim, dostlarımı yitirdim, pişman oldum, anneme karşı geldim,yurda hep geç kaldım, sınavlarıma çalışmayıp onları mutlu etmek için vakit harcadım. Ama karşılığında onlardan çok az bişey istedim. Bana, benim onlara verdiğim değerin birazını vermelerini, gösterdiğim sevginin azıcığını göstermelerini istedim sadece. Ben, onlar dünyanın en şanslı kadınları olsunlar istedim. Onlarsa aşkın ne olduğunu, nasıl olduğunu, ne kadar güzel olduğunu kavrayamadılar. Hepsinin söylediği ortak tek yalan vardı, "Ben seninle dost kalmak istiyorum. Aşk dostluğu, arkadaşlığı öldürür." diyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki, Hayat arkadaşlığının ne kadar ebedi, ne kadar kutsal, ne kadar değerli olduğunu..

Pazar, Mart 04, 2012

Bu geceyi de Parlayan Ay aydınlatsın.

            Kimi şarkılar vardır. Siz onları unutalı yıllar olmuştur ama onlar sizi ve hatıralarınızı unutmazlar. Bir kaç yıl önce bir şarkıyı sevdiğiniz kadın için dinliyorsanız, o şarkı sizden öcünü almadan kesmez sesini, hayatınızda yeni aşklar yeni heyecanlar varken radyoda duyduğunuz bir melodi veya geçmişi kurcalarken bulduğunuz bir parça adeta sizden öcünü almak için içinizde bir parlamaya bir hüzne neden olur. Belki gözünüzde küçük bir damla göz yaşına sebep olur belki de o anki sakin ruh halinizi paramparça etmeye bile yeter. Ama nedense bütün şarkılar anlaşmışlardır birbirleriyle. Sizden hepsi öcünü aynı anda almak üzere. Aynı anda onca anıyı, onca acıyı tekrar alevlendirirler. Ama bunu en tatlı halleriyle başarırlar. Çünkü şarkılarda duyduğunuz huzur duygusunu çoğu kadın size yaşatamaz. Ve siz mutluluğu bir kadında bulduğunuzda ve artık şarkılarla ilgilenmemeye başladığınızda kendilerini aldatılmış gibi hissederler şarkılar. Yine de şarkılar bizim ölü aşklarımıza rağmen şu dünyadaki en canlı yaratıklar.
           
             Eğer bir şarkıyı veya şarkıcıyı size bir kadın tanıttıysa ve dinlettiyse artık en sevdiğiniz şarkıcı olur o kadının şarkıcısı. Ve artık, nasıl bir düzense, çevrenizdeki çoğu insandan o şarkıların isimlerini duymaya başlarsınız. Bu Allahın size en büyük hediyesiymiş gibi gelebilir, çünkü artık o kadını unutmanız imkansız bir hal alır. Belki de şarkıların en güzel yanıdır bu. Hele bazı şarkılar vardır. Yüzünü hiç görmediğiniz sevgilinizi onun size dinlettiği şarkıları tekrar tekrar dinleyip daha da sevmeye başlarsınız. Ama onun gözünde belki sadece bir arkadaşa ithaf edilmiş bir şarkıdan ibaretdirsiniz. Ama bilirsiniz ki o sizin Led Zeppelin aşkınızdır. Led Zeppelini ilk onunla dinlemiştirsiniz. Ya da size "babe im gonna leave you" şarkısını ilk o yollamıştır. Her "Hey You" dinleyişinizde ona yazdığınız mektubun sayfalarının yırtılışı gelir gözünüzün önüne. Onun en sevdiği solo da "Stairway to heaven" dır bu arada. Takarsınız kulaklığınızı kulağınıza ve çıkarsınız göğün sizi kucakladığı o geceye, ve karşınızda en sade güzelliğiyle bembeyaz bir Ay vardır. Parlayan Ay. Ve bu gece vakti eğer Ay yanınızda olmasaydı bu koskoca karanlığın içinde Pink Floyd bile sizi terk edebilirdi. Daha dinlemediğiniz çok şarkı var, onun henüz size dinletmediği şarkılar. Artık tek duanız başka şarkılar dinletecek kadınların karşınıza çıkmaması hepinizin. Bak yine eski bir şarkıya rastladım ve ekranda gördüğüm isimde bir ay parıltısı vardı. Ve yine söylüyorum, "Kimseyi tanımadım ben senden daha özel".

Bi kadının karşısında Adam olabilmeli insan

Adam olup yüzüne söyleyebilmeli insan. Cesur olup haykırabilmeli aşkını. Korkuları yok sayıp, hatta kendinden arınıp, kendini yok sayıp, ortaya sadece aşkını koyabilmeli. Yaşamış olduklarını, deneyimlerini bir kenara itip tekrar rezil olma, karşılıksız kalma, mantık otobüsünü tekrar kaçırma, aşkından deli olma, hatta bir daha yüzünü bile görememe ihtimallerini göze alıp gidip o kızın ellerine sarılıp gözlerinde kaybolup aşkını itiraf edebilmeli insan..

Pazar, Şubat 26, 2012

Sevmek her zaman kolay olan

Bir insan yoldan geçen bir yabancıyı bile sevebilir. O sevgi duygusunu hissedip sonra kendi yoluna devam edebilirsin.


Konuşmaya bile gerek yok. Bunu ifade etmeye bile gerek yok. İnsan bu duyguyu hissedip kendi yoluna gidebilir. İnsan bir taşı sevebilir. İnsan bir ağacı, gökyüzünü, yıldızları sevebilir. İnsan arkadaşını, kocasını, çocuklarını, babasını, annesini sevebilir. İnsan milyonlarca şekilde sevebilir.


UNUTMA: CESARET KORKUSUZLUK DEMEK DEĞİLDİR. Eğer bir insan korkusuzsa, ona cesur diyemezsin. Bir makineye cesur diyemezsin, o korkusuzdur. Cesaret sadece korku okyanusu içinde varolabilir. Cesaret, korku okyanusu içinde bir adadır. Korku vardır ama bu korkuya rağmen insan o riski göze alır; işte cesaret budur. İnsan titrer, insan karanlığa girmekten korkar ama yine de girer. İnsan, kendine rağmen adım atar; cesur olmanın anlamı budur. Bu, korkusuzluk demek değildir. Korku dolu olmak ama onun altında ezilmemek demektir.


En büyük sorun sevgiye adım attığın zaman ortaya çıkar. O zaman korku ruhunu sarmalar, çünkü sevmek demek ölmek demektir; diğerinin içinde yok olmak demektir. Bu, ölümdür; hem de normal bir ölümden çok daha derin bir ölüm. Normal ölümde sadece beden ölür; sevgi içindeki ölümde, ego ölür. Sevmek için çok büyük bir cesaret gerekir. Etrafında oluşacak bütün o korkuların kuşatmasına rağmen devam etme kapasitesine sahip olmak gerekir.


Risk ne kadar büyükse, gelişme olasılığı o kadar büyüktür. O yüzden hiçbir şey bir insanı sevgi kadar olgunlaştıramaz. Sevgiden korkan insanlar çocuk olarak kalır; olgunlaşmamış, yani ham olarak. Seni olgunlaştıran tek şey sevginin ateşidir.


Sınırları Olmayan Bir Dünya’dan alıntı…

Perşembe, Şubat 23, 2012

Ah Be Kadın !

             Bu bir bekleyiş yazısı falan değil. Kimseden birşey beklediğim falan da yok zaten. Sanırım sadece bir iç meseleden ibaret yazdıklarım. Huzur veya aşk arayışı da diyebilirsiniz.
             
             Ömür dediğiniz şeyde aslında uzun yıllar yaşamış olan kimse yok. Hepsinin hayatı yalnızca 2 sn.den ibaret. Göz açmak ve kapatmak. Hepsi geriye baktıklarında şu cümleyi kurdular: "Göz açıp kapayıncaya kadar geçti ömür.". Kim bilir hangi kadının arkasından yıllarca sürüklendiler. Belki de ömürleri boyunca kışın soğuğunu dünyaya veda etmeden nasıl geçi,receklerini düşündüler. Peki benim rolüm ne bu kadar ömrün arasında ? Dünyaya ne amaçla gönderildim ? Aynı anda bir kaç rolü birden canlandırabilir miyim acaba ? Örneğin aşkla neden bu kadar erken yaşta tanıştım ? Veya sokak adamlarını, sokaktaki yaşamı, hayatla verdikleri mücadeleyi neden herkesten fazla ben düşündüm ? Ya da neden yazarkenki ben ile sınıftaki, sokaktaki, annemin kolları arasındaki ben aynı olmuyor ?


              Kadınlar tıkıyor beni. Onları düşünürken nefes almakta bile zorlanıyorum. Ne zaman onlardan herhangi biri ile ilgili bir şey yazmaya çalışsam boğazıma bir şey takılıyor. Deftere bakıyorum ve kaldırıp atasım, bütün yazdıklarımı yırtasım geliyor. Bütün aşklarım birer hayal kırıklığı, birer hata, baştan kokan bir balık, hastalık, bağımlılık, zamanla nefrete dönüşen kelimeler, uyuşturucu, sert bir darbe, yalnızlık nöbetleri ve anlamsız gülüşler halini aldılar zamanla. Mutluluğu bulamadığım limandan kaçar başka bir limana sığınır oldum hemen. Her aşkımı başka ifade eden farklı şarkıları dinleyip her seferinde tekrar öldürüyorum kendimi. Eğer bütün şarkıları öldürürsem bütün aşklarımı öldürmüş olurum gibi geliyor. Aslında hayattan zevk alabilmek için çok daha güzel yollar var. Ama bir kadının bana aşkı olmadıkça hiçbir yol mutlu etmeye yetmiyor beni. Şu aşktan ne anlıyorum hiç bilmiyorum. Tek faydası bir şeyler yazabilmemi sağlıyor. Ama her yıkılıştan sonra beni ellerimden tutup ayağa kaldıran kadınların var olması da cabası. Alıştım artık. Ahmet Telli'nin de dediği gibi : "Sevgilisi değildim kadınlarımın. Bir papağan tüneğiydim belki.". Hepsinin tek ortak noktaları sadece birer dost olmaları. Umutlarım da yara bere içinde artık, onları kullanacak halim de kalmadı. 
               
               Ve kadınlar dünyanın en anlaşılır varlıkları. Onları bize sadece dost olsunlar diye gönderdiler. Sanırım bize aşık olacak diğer yaratıklar da yolda. Eminim olur da aşık olduğum bir kadın da bana aşık olursa onu şu evrendeki her maddeden daha çok ve nefesim ondan kesilinceye kadar seveceğim. "Open your heart, i'm coming home." Kalbini aç, eve geliyorum. Pink Floyd'un "Hey You" şarkısındaki bu cümle sanırım dünyadaki en sevdiğim cümle. Hadi kalbini aç bana sevgili. Dışarısı senin de bildiğin gibi soğuk ve tehlikeli. Ve sen merhametli kadın, sokakta yaşayan insanlara hep acırsın, imkanın olsa onları evine alıp sıcak bir çorba yapar, hiç olmazsa içlerini ısıtırsın. Hadi be kadın, bırakma beni dışarda. İmkanım yok deme sakın. Her insanın bir evsize çorba ısıtacak kadar imkanı vardır elbet. Bakarsın o evsiz hayatta tanıdığın çoğu insandan daha merhametli, daha güler yüzlü, daha sevecen, belki de aşkı sana en güzel yaşatacak tek insandır. "Bak, sen de belki diyorsun." deme bana kadın, bu söylediklerim zaten benden başka hangi evsizde bulunur ki ? Evet öyle, seni benden başka kimse benim kadar sevemez, kimse sana benden daha güler yüzlü olamaz. Ben sana gelene kadar ne aşklardan geçtim, ne acılar, eziyetler çektim, ne göz yaşları döktüm, biliyorum bana gelene kadar sen de bunları yaşadın. Artık yetmez mi be kadın ? Daha yol almaya ne gerek var ? Arkanı dön ve gör artık beni ! İleri gitme sadece bir adım geri gel, gel ki öpeyim o kara gözlerinden, sarılayım ince beline, en güzel şarkılarda bile bulamadığım o sesini dinleyeyim sessizce. Zor değil be kadın ! Beni sevebilmek hiç zor değil. Naz yapmam mesela, her dediğine tamam der yormam seni. Bak beraber alışverişe de çıkarız ama gezerken hiç sıkılmam seni de sıkmam. İstediğini alırız, bana almasak da olur, o kadar gezersek yorulursun. Biliyorum romantizme bayılıyorsun, ben de şiirler yazarım sana, sonra mum ışığında yemek yeriz senin istediğin her akşam. Yatağına kahvaltını ben getiririm hem. Yağmuru beraber izler, hatta çıkar beraber ıslanırız altında, bak şarkılar da söyleriz istersen. En büyük hayalin de başka ülkeleri gezmekti senin, atlarız uçağa gezmediğimiz ülke bırakmayız inan bana. Filmlere de bayılırsın sen. Gidebildiğimize gider, gidemediğimizi de evde oturur başbaşa gözgöze izleriz. İstersen akşamları sana kitap da okurum ben. Beraber çikolataları bitirir hatta yarışırız önce kim bitiricek diye. Ve şu anda birlikte düşlediğimiz ama aklımıza gelmeyen her şeyi beraber yaparız. Bak ne kadar da kolaymış beni sevmek ve ne kadar güzel. Ama sen dış görünüşün yanında daha çok iç güzelliğe önem veren bir kadınsın. Biraz da bu yüzden kolay beni sevmen, dışım idare etmez ama içim, senin o sevdiğin Galata Kulesinden bile güzel be kadın ! Ama sen neden kolayı seçmiyorsun da, aşksız olanı, bensiz olanı, zor olanı seçiyorsun ha kadın ? Hadi, ben beklemekten usandım, sen de bekletmekten usan artık. 

Çarşamba, Şubat 08, 2012

Sen miydin Umut Satan Kadın ?

Şiirlerini okurken ağladığım tek kadındın,
Güz yaprakları seni sessizce bekler şimdi.
Bir martı sessizce dalar mavi denizin o engin suyuna,
Bir ölüm daha varır dünyaya, sen sessizce uzaklaşırken limanımdan.
Öylesine derin bir cıva sancısı girer ki ruhuma,
Ben, senin her hatıranı yanlış anlamışım.
Gece çatım ıslanmıyormuş artık,
Sen gittin ya, yokluğunda ağlamıyor artık dostum bulut.
Penceremden içeri sensiz bir ışık giriyor şimdi,
Sessizce gidişini hatırlatıyor sokağımdaki otobüs durağı.
Ve bir dağın yanlızlığına benziyor artık suratım.
Çoktan ateşe verdim o umut yağdıran adamı,
Ama hala cebimde taşıyorum küllerini, bana verdiğin o ilk hatıranın.
Sanırım bir karanfilin yaprağında yazılıydı adın,
Ve annem her gece isminle severdi o karanfili.
Sen ise bir martıyı ağlattın bugün,
Kesin bir okyanus taşar şimdi,
Bir şair daha boğulur bir kadının kollarında,
Bir yetim daha doğar yürek evinde sessizce,
Peki ya şimdi ?
Sen miydin umut satan kadın.
Sen miydin umutlarıma aydınlık saçan kadın.
Şimdiyse paramparça umudum,
Ne umudum ne sensin yanımda kalan.
Sen miydin umut satan kadın..

Pazar, Şubat 05, 2012

Modern Yozlar

            Taşlar tek tek yerlerine oturuyor. İnsanlar değişen zamana ayak uyduruyor ve değişiyorlar. Akıntıya kapılıp yok olmamak için adeta su üstünde birer kaya parçası oluyorlar. Adetler, gelenekler, terbiyeler, ahlak değerleri tek tek unutuluyor. Değişiyor ve benliklerimizden sıyrılıyoruz. Bizliğimize kavuştuğumuzu sanıp benliğimizi yitiriyoruz. Kendimizi bulduğumuzu düşünüp yavaşça yok oluyoruz sadece. Modern hayat, medeniyet, refah, zenginlik ve daha nice canavarlar kendi evrenlerine bizleri taşımakta çok yol kat ettiler ve daha da hızlı devam ediyorlar. Bizler kendimiz için yaşamaya başladığımızı düşündüğümüz yerde farkında olaraktan başkaları için yaşamaya en büyük adımı atmış oluyoruz. Düzen denen yaratığın yanlış anlaşılmış limanında, belki de farkında olarak, medeniyet ahtapotunun kollarına hızla kürek çekiyoruz. Artık bunları konuşanlar bile gözümüzde birer yobaz oldu her birimizin. Ne zaman bize değişimi yanlış anladığımızı haykıran biri çıksa karşımıza, seni yobaz dedik ve susturduk her birini. Ama biz asıl yozlaşmayı göremedik asla. Değerlerimizi birer birer nasıl kaybettiğimizi anlamadık bile. Bildiğimiz tek şey biz de birer modern avrupalıydık artık. Ama bu sırada bizden herşeyimizi satın aldılar. Özgürleşeceğiz diye diye kafayı yedik. Artık dayatmalar olmadan rahatça hareket edebilecektik. Kadınlarımız yarı çıplak bir şekilde sokakta hürce gezebileceklerdi. Bize bunun gayet modern, çağdaş ve normal birşey olduğu işlendi her saniye. Biz bunları öğrenirken bir yandan da geçmişimiz en yalan haliyle kazındı zihinlerimize. Kadınlarımızı ezdiğimiz, onları ikinci sınıf gördüğümüz, kara bir çarşafa bürüdüğümüz anlatıldı durdu hep ve içimizden sürekli geçmişimize sövdük durduk bizler de. Ama artık kadınlarımız özgürdü sonuçta, vücutlarını kocalarından başka erkeklere de sergileyebiliyorlardı, bundan daha özgür ne olabilirdi ki. 
            Ne yazık ki hepimiz bu yalanlara canı gönülden inandık. Ve ne zaman gerçek yüzümüze çarpılsa biz sadece modern bahaneler üretip gözümüzü yumduk. Ama artık korkularım çoğaldı. Bir gün gelecek ve çocuklar annelerini görücüye çıkartacaklar diye korkuyorum. Artık sözün değil nefesin bittiği yerdeyim. Halimize acımak istemiyorum, bizi bu halden kurtarmak istiyorum. Ama bu ülke Modern Yozların elinde oldukça benim önüm hep engel dolu olacak. Belki de Kaos en güzel çözüm olacak.

Pazartesi, Ocak 30, 2012

Kaos'un Albert'i. Kim Bilir

         Kaos içindeki topluma düzen içindeki kaosu getirmekmiş meğer amacım. Öyle bir topluma gönderilmişim ki, hangi tarafa bakarsanız bakın aydınlığı asla göremezsiniz. Hani şu herkesin benimsediği salak rolünü oynayan "Einstein" 'lardanım ben. Öyle olduğumu düşünmüyorum. Öyle olmaya itiliyorum sadece. Farklı olan tarafım ise görevimin ışık hızını tekrar hesaplamak değil kaosdan düzeni çıkartmak olması.     
  
         Lanet olası bir yerde, hem de tam ortasında, dört tarafa da gitmemem gerektiğini biliyorum, ama ortalıkta da araba çarpmasını bekler bir vaziyetteyim. Çevremde o kadar çok saçma kutup var ki, insanlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Mevcut durumuna şükretmeyenler, din propagandası yapıp aynaya bakıp kendilerini hiç görmeyenler, sınıf farkını hala yaşatanlar, ego tatminini hala tamamlayamamışlar, şans oyunlarına şaşılası bir gayretle bel bağlayanlar, hele aşık olamayanlar, ilgiyi karşılıksız bırakanlara ne demeli ? Sonra baba parasıyla etrafa naralar atanlar, insanları horgörenler, burnu hiç yere sürtmemişler, ve daha yüzlercesi. Öyle ki, vezirler sofrasında kral çıplak diyebilmek çok zor.


         Toplum neden bu kadar bozuk ? İnsanlar otobüs duraklarında neden sürekli somurtkan bir ifadeyle oturuyorlar ? Her sabah minibüslerde neden kavgalar oluyor ? Bir gence, yaşlı bir teyzeye yer vermek neden bu kadar zor geliyor ? İnsanlar televizyona çıkıp sürekli neden biz açız diyorlar ? Hem de bunları söylerken gözlerinde neden hep bir ray ban oluyor ? Nedir bu isyan ? Neyi amaçlıyor insanlar ? Ah şu gözlerini açsalar neler görecekler kim bilir..


          Her günüm bi salağın günüyle aynı başlıyor, saatler geçtikçe farkındalık katsayım artıyor. Minibüsteyken farklı bir dünyayla karşılaşıyorum.Okulda apayrı bir dünya bekliyor beni oysa ki. Hergün kaos evreninde galaksiler arası seyrüsefer yapıyorum kısacası. Sonra eve geliyorum günün bitiminde. Gerçek kaos aynada beni bekliyor. Önce düzeltmem gereken bir Ben varım. 

Pazar, Ocak 15, 2012

Paradise Circus

It's unfortunate that when we feel a storm, 
we can roll ourselves over 'cause we're uncomfortable


Oh well the devil makes us sin


But we like it when we're spinning, in his grin.


Love is like a sin my love
For the ones that feels it the most


Look at her with her eyes like a flame


She will love you like a fly will never love you, again


Oh, ho..


It's unfortunate that when we feel a storm,
we can roll ourselves over when we're uncomfortable


Oh well the devil makes us sin


But we like it when we're spinning, in his grin.


Oh, ho,..

Love is like a sin my love
For the one that feels it the most


Look at her with her smile like a flame


She will love you like a fly will never love you, again

Perşembe, Ocak 05, 2012

Bizi bekliyorum ben..

Ayaklarım kopuyor yorgunluğundan,
Ağlamaklıyım, hüzünlüsün.

Düşünüyorum derdinden,
Bir çığlık atıyorum, korkuyorsun.

Gülüyorum neşenden,
Soruyorum, meraklısın.

Nefesim kesiliyor heyecanından,
Ellerim buz gibi, üşüyorsun.

Gözlerimi alamıyorum gördüğün o güzelliklerden,
Kabuslar görüyorum, sen uyuyorsun.

Her gece yazıyorum aşkından,
Azarlar işitiyorum, hatalar yapmışsın.

Dinginleşiyorum sessizliğinden,
Kafam karmakarışık, o'nu düşünüyorsun.

Ayılamıyorum baygınlığından,
Bu gece sarhoşum, kederlisin içiyorsun.

Sokaklarda buluyorum kendimi,
Tedavi arıyorsun.

Bilemiyorum işte, sadece Sen.
Ben mi ?

Bizi bekliyorum.
Gelene kadar Sen.

Salı, Ocak 03, 2012

İsmi de yok artık

O koskoca kalabalıkların içinde ben yine yanlızlığı bekliyordum. Suratıma her bakan "Ne beklersin şu yanlızlığı, sen zaten yapayanlız bir adamsın." der gibiydi. Ben ise usulsüzce yapıyordum bu işi. Aslında gelip gelmemesi önemli değildi pek. Değiştirmeyecekti beni. Belki daha da sefil, daha da acınası bir duruma düşecektim ama bu pek de önemli değildi. Zaten perişan bir adamdım ben. İçimden onun mutluluğunu daha çok istiyordum, eğer o mutlu olacaksa ben sonsuza dek yanlız kalabilirdim. Ama bunu orada ayakta dikilirken ve soğuk imgelerinizi bile titretirken aklınıza getirmek çok daha büyük bir erdemdi. Soğuk zamanlarda, içinizi aydınlatacak, ruhunuzu ısıtacak güneşi görebilmek için etrafınıza bakarsınız, ben de kafamı çevirdiğimde gördüğümün içimi sımsıcak yapan yapan güneşimin ta kendisi olduğunu anladım. O soğuğun yerini sıcak bir gülümseme alması da kaçınılmaz oldu. Bunu görmesini istememiştim ve başarmıştım da. Yürümeye başladığımda hayallerime de yaklaşıyor gibiydim. Ama beklediğim neşenin yerinde eski soğuğun ta kendisi vardı. Kalp atışlarım bile ısıtamıyordu aramızı. Aslında içimdeki ateşi görebilmesini, kalbimin ne kadar hızla çarptığını hissedebilmesini çok istiyordum. Nereden geldiğini anlayamadığım yabancı bir şarkıda kadın "Kalbim senin için atıyor duymuyor musun ?" derken, sanki içimdekileri ilahi bir ses ona karşı dile getirir gibiydi. Ama eminim ki o, şarkıyı bile duymamıştı. Onunla yürürken aslında o bitmesini hiç istemediğim yolculukların birindeydim. Mola vakti gelmişti, bana söz verdiği gibi bugün o soğuk havayı, sıcak bir şeyler içerek ısıtacaktık. Oturduğumuz yerdeki her kadın ve erkek birer kalabalıktı gözümde. Ama ben onun kalabalığında yapayanlız bir aşk dilencisiydim. Bu sefer elim bomboş dönmeyecektim eve. Dilencilere yardım edip onlara umut vermenin yanlış bir şey olduğunu herkesten daha iyi biliyordu elbet, ama yine de bana vereceği bir şey vardı. Şu yeni yılın getirdiği o bembeyaz umutlarla dolu kar kürelerinden almıştıbana, salladıkça umut yağıyordu üstüme. Artık ısınmıştık, ayrılma vakti de gelmişti aslında, farkındaydık ikimiz de, ayrılırsak yine soğurduk. Ayrılmamaya karar vermiştik birbirimizden habersiz. Artık yanmaktan da korkuyordum. Bir saray kızı bir dilencinin elini tutacak kadar nasıl güvenirdi ki ona ? Geç de olsa farkına varmıştım elimi aslında saray kızının tutmadığını. Bu kez kalbimi dizginlemek çok daha zor olmuştu. Bir an onun avuçları içinde öleceğimi düşünerek mutlu olmuştum. Şükür ki daha yaşanacak çok daha güzel saatlerin beni beklediğini hissedip vaz geçtim bu ölümden. Aslında sevgilisini daha önce hiç bu kadar yakından görmemiştim. Bana onu göstermeyi çok istiyordu. Nasıl olur da reddederdim ki.. İstanbul gibi bir şehirde böyle bir sevgiliye az rastlanırdı. Görkemi Ayasofyayı bile kıskandırırdı. Galata'ydı o, İstanbul'un oğlu.. Ama o, galatanın gözleri önünde benimle el eleydi. Ne hoşgörülü yapıdır o, bizi yine de bağrına kabul etti.. Galatanın merdivenlerini çıkarken onun beni ele geçirişini izliyordum sadece. Gözleri sanki bana değil sonsuza bakıyordu. Ve bana yaklaşırken mühürlüdudaklarımın anahtarları biliyordum, artık ondaydı. İlk defa, galatanıno görkeminin altında ben onun dudaklarıyla tadıyordum aşkı. Yaptığım bütün aşk tanımlarını unutmuştum artık. Yeni tarifi O 'di aşkımın. Bir O ki, artık onunla başlar oldu satırlarım. Onu yazmadan,  geçemez oldum aşka. O artık tek kalabalığımdı benim. Zengin bir dilenci olmalıyım şimdi. Hayır, Aşk dilenmeyeceğim artık. O 'le başlamadan yazmayacağım hiçbir kadına aşkımı. Miladım O olunca, Hz. Mevlana gibi sükut ederim artık.